internet haber sitesi
Reklamı Geç
Din Eğitimini Konuşurken Memleket Gerçeği ile Tanışmak
Aydın Tonga

Din Eğitimini Konuşurken Memleket Gerçeği ile Tanışmak

Amerika’da 3 ila 9 yaş arasındaki çocuklardan Tanrıya mektup yazmaları istenir bu çocuklardan 6 yaşındaki Harriet Ann şöyle yazar:

“Sevgili Tanrı,

Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var.”

    Bu sorunun cevabını Tanrı değil de “bizim çocuklar” versin isterseniz. Mehmet Nas, Yüksek Lisans tezini “Çocukluk Dönemi Gelişimi ve Din Eğitimi” üzerine yapar. Bahse konu tezinde 4-11 yaşlarındaki 71 çocukla mülakat yapan Nas, burada kimi soruların yanıtlarını arar. Bu sorulardan biri de Allah algısıyladır.

    Buna göre çocuklar Allah’ın varlığını kesin olarak kabul eder ve hatta yaşadıkları yeri bile bilirler. Verilen yanıtlara göre Allah’ın gökyüzünde, Cami’de ya da cennette yaşadığını öğreniyoruz. Bazı çocuklar ise Allah’ı benzetme dahilinde tasvir edebilmişler. Onlara göre Allah  Camii’ye, insana, Güneş ya da Kabe’ye benziyormuş. 

   Yine çalışmaya dahil edilen çocuklardan birisi Allah ile ilgili şu ifadeleri kullanmış: "Allah beyaz birisi, yüksekte bir kapı var oradan çıkıyor ve insanların dileklerini kabul ediyor."

Son çocukluk dönemini (6-11 yaş) yaşayan bir çocuğun cennet-cehennem bahsinde söyledikleri ise oldukça düşündürücü: "Cennetin 8 kapısı bulunmaktadır. Ben bir dergâha gidiyordum orada hoca yalan söyleyenlerin yakıldığını, cehennemde insanları ateşlerin içerisinde pişirildiğini, namaz kılmayanlara kızgın sacların üzerinde dünyada kılmadığı namazları kıldırdığını söyledi." Anımsayalım, bu sözlere tanık olan henüz bir çocuk..

    Birkaç gün önce sokakta yürürken tesadüfen gördüğüm sonrasında sohbet edip konuşmaya başladığım çocukların yatılı Kuran kursunda kaldığını öğrenince çocuk, yaşam ve din arasındaki ilişkiyi yeniden düşündüm. Sonrasında konuya müdahil kimi dost ve tanıdıklarla konuştum; aralarında çocuğunu Kuran kursuna gönderen, bir dönem Kuran kursunda hocalık yapan ve yatılı Kuran Kursunda kalan isimler de vardı. Her birisinin anlattıkları mühim ve önemliydi, yazının ilerleyen satırlarında onlara da değineceğim.     

    Lakin ona geçmeden önce şunu söylemem gerekiyor ki; çocuklar farklı kaygı ve endişelerden, kabullerden, istek ve sebeplerden dolayı kabul etmeleri zorunlu olan ve adrese teslim gönderilen “hakikatlerle” çok erken yaşta tanışıyor; o hakikatler üzerinden dünyayı tanımlaya çalışıyorlar. Sonrasında da “büyüklerin” tescilli hakikat tanımlarının küçük birer alıcıları olarak kurslardaki ya da farklı kurumlardaki yerlerini alıyorlar. O vakit işte o çocuklar çoktan büyüyor ve bir anda hakikate ulaştıklarını düşünüyorlar. Zira yapılan çalışmalara göre ilk altı yılda kişilik gelişiminin yüzde 90’ının tamamlandığı ifade edilmekte.

    Din, hayatın önemli bir parçası hatta pek çok insana göre biçimsel olsa da anlamı ve manası, bunu kabul ediyorum elbette. Öte yandan ailelerin bu derecede önem atfettiği bir değeri çocuklara aktarmasının da makul ve anlaşılabilir bir yanı var. Konu işte burada düğümleniyor; din, ideoloji ya da benzeri olgular çocuklara aktarılırken nasıl bir yol, yöntem ve çizgi izlenmeli? Ailelerin çocuklar üzerindeki tasarrufunu ve hakkını göz ardı edemeyiz; peki ya toplum? Sonrasında her bir çocuk o büyük ailenin yani toplumun bir üyesi olacaksa, toplumun da çocuklar üzerinde söyleyeceği bir söz yok mudur? Örneğin geçtiğimiz sene sadece 4-6 yaş arası Kur’an Kursu gruplarına 130 bin çocuk katılmış. Yine biliyoruz ki bu yaştaki çocuklara Kur’an’ın bilimsel ve akademik düzeyde öğretmek olası değil, aksine ciddi bir din ve tarih bilgisi ile öğrenilebilir Kur’an. O zaman burada amaç Kur’an’ı ya da dini tanıtmak, çocuğun din ile olan bağını kurmak olmalı. Düğümde tam burada ortaya çıkıyor işte. Egemen din yorumundan, iktidara hükmeden zihniyetin din ya da dünya algısından, günün gelişen şartlarından bağımsız bir din algısı, fikri oluşmadığına göre öğretilen dini tahmin etmek zor olmayacaktır. O zaman şunu söyleyebiliriz: Çocuklar üzerinden inşa edilen, oradan yeniden üretilmeye çalışılan bir din ve dünya gerçekliği vardır ki; adları, kurs, okul, medrese ne olursa olsun, derinde yatan siyasettir; bu kurumlar da bir biçimde siyasi iradenin gölgesinde hareket eden merkezlerdir.

Örneğin “camianın” yakından tanıdığı Mehmet Şevket Eygi konu ile ilgili şöyle söyler: “Kur’an kurslarında para karşılığında Kur’an okunamayacağı, bunun dört mezhepte haram olduğu, Kitabullahın ticarete alet edilemeyeceği, böyle bir şeyin ihlasa aykırı olduğu, Hak Teala hazretlerinin ihlasa aykırı olduğu ibadetleri, cihadı, hayır hasenatı kabul etmeyeceği kesin şekilde öğretilmelidir” Dinin özü ve anlamı üzerinde hassasiyetle durulan, önemsenen, kırmızı çizgi çekilen yere göre değişiyor, bunlar yoksa bir yerde öğretilen din de olmuyor; en azından tarafların söylediği bu. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı geçtiğimiz senelerde 4-6 yaş gurubu bir Kur’an Kursunda hocalık yapan Fatma Yavuz’un görevine son verdi. Sebep, yüz kızartıcı suç ya da benzeri bir neden değildi. Söylemleri ve din öğretme metodu ile egemen Diyanet öğretisinin dışına çıkmıştı Yavuz, öyle diyordu yetkililer. O zaman anlıyoruz ki, dinin öğretilmesi değil, nasıl öğretileceği dert. Her iki taraf açısından da bu böyle.  İşte aynı dert; toplumun tümü açısından da geçerli olabilir değil mi? Din öğretimine ya da Kur’an kurslarına getirilen eleştirileri bir çırpıda “din düşmanı” “islam düşmanı” diye karşılamak kolaycılık değilse, bir hakikatin reddi dolayısıyla inkarı anlamına gelir ki, dini ve insani açıdan da bu durumu “vahim” bir hal olarak görmek gerek.

    Yazının önceki satırlarında ifade etmiştim, din eğitimi ve çocuklar konusunu ele alırken bazı isimlerle de konuştum. Örneğin çocuğunu yıllar önce bir cemaate ait Kur’an kursuna gönderen bir tanıdığım “şimdi olsa göndermem” diyor. O günlerde daha geleneksel bir çizgide olduğunu söylüyor, zaten cemaatçi çizgiden çok uzak bir yerde artık. Ona göre bu kurslarda doğru din öğretilmiyor; öğretilen “sünni İslam hatta sünni din”.! “Çocukların kafası temiz kalmalı” diyor kendisi ve ekliyor “Kurslar çocuklara zarar veriyor; çok fazla put dikiliyor çocukların kafasına ve putları yıkmakta çok zor oluyor.”

    Şimdilerde 40’lı yaşlarını yaşayan sevgili arkadaşım Adem Topal’da 11-13 yaşları arasında yatılı Kur’an kursunda kaldığını söylüyor. O yılları olumlu ve olumsuz hatıraları ile anıyor Adem, dayak başta olmak üzere yaşanan kimi can sıkıcı hadiselerden de bahsediyor. Ailede din eğitimi almanın önemi ve değerinden bahseden Adem, “dini bilgi ve eğitim bir itibar göstergesi olarak görülüyordu o dönemler” diyor. Zaten kursa giderken oldukça sevinen ailesi Adem vaktinden önce kursu bıraktığı için de üzülmüş.

    “Bugün nasıl bakıyorsun peki kurslara” biçiminde ifade ettiğim soruma ise şöyle yanıt veriyor: “Aileler açısından maksat orada çocuğun Kur’an öğrenmesinden ziyade, dini havayı teneffüs etmesi ve o atmosferi yaşaması..Ailelerin korkuları, kaygıları var. Çocuklarının yanlış hayatlara sürüklenmemesi, yanlış işler içerisine girmemesi için Kurslar adres olarak görülüyor. Güvenli bir yer olarak görülen bu kurslar belki de hayata tutunmanın yollarından biri olarak kabul ediliyor; çünkü orada başka bir yaşam tahayyülü var.”

    O tahayyülü biraz açalım isterseniz. Bir dönemler Kur’an Kursunda hoca olarak görev yapan başka bir tanıdığım şöyle diyor: “Aileler din konusunda yetersiz kaldıklarını düşünüyor ve çocuklarının İslami kültürü, terbiyeyi özümsemesini istiyor. Nihai olarak çocukların dini değerleri öğrenmesi ve sevmesi murad ediliyor.” Öte yandan kendisi genel olarak din eğitimini ve Kur’an kurslarını bir kültür aktarımı, kültürel miras hakkı olarak da gördüğünü söylüyor. Eğitimin içeriği ile ilgili eleştirileri var; fakat örneğin kursların kapatılma talebini kesin bir dille reddediyor. “Bu kimliğe yapılan bir saldırı olur” diyor. Diğer taraftan kendince dini bir yaşam sürdürdüğünü bildiğim arkadaşlarımdan Sümeyra, yatılı Kur’an kursları ile ilgili şöyle diyor: “Dünyanın en iyi okulu dahi olsa dahi ergenlik öncesi yatılı eğitime sıcak bakmıyorum. Çocuğun özellikle ergenlik dönemine kadar yeri ailesinin yanı olmalı.”

    Psikolojik Danışman Dr.Mustafa Öztürk’ün “Bağlanma Teorisi” bağlamında söyledikleri de bu noktada önemli. Öztürk, çocuğun dünyaya geldiğinde anneye bağlandığını ve bu bağlanmanın 1-3 yaş arası devam ettiğini söylüyor. Annesinden uzaklaşan ve “kendi başına” büyürken yaşamın boşluğu ile karşılaşan çocuğun gelinen aşamada Tanrı’ya bağlanmasını ise en kapsayıcı ve üst bir bağlanma modeli diye tanımlıyor. Dolayısıyla Öztürk, dozunda bir “inanç formasyonunun” kişiler üzerinde olumlu etki yarattığını savunuyor. Diğer taraftan din eğitiminin kaçınılmaz olduğunu ifade eden Öztürk, “din aynı zamanda kültürel bir olgu olarak ailede başlar, dileyen aileler pek tabi olarak çocuklarına din eğitimi aldırma ihtiyacı hisseder ve bu da onların tasarrufunda bir durumdur” görüşünü dile getirmekte.

Görüşler özetle böyle. Şimdi bir raporla devam etmek istiyorum.

    2018 Yaz Kuran Kursu raporunda öğreticilerin pedogojik açıdan yetersiz oluşundan tutun, geçici öğreticilerin formasyon eksikliğine, ücret sorunlarından, kimi binaların fiziki açıdan yetersiz oluşuna kadar pek çok sorun sıralanmış. Dikkatimi çekti bir yerde teklif olarak şu söylenmiş: “Ders kitaplarına Şafiî mezhebi ile ilgili bilgiler eklenmelidir.”

Söz konusu raporda dile getirilen en çarpıcı teklif ise şöyle aktarılmış: “Kurslarda dernek, vakıf, cemaat hâkimiyeti ortadan kaldırılmalıdır.”

Biz buradan bir kez daha anlıyoruz ki, vakıflar, cemaatler, dernekler hem din üzerinde hem de din eğitimi üzerinde tahakküm kurup, bu alanlarda ideolojik bir tekelleşme yaratmak istiyorlar. İşte bu daireyi genişlettiğimizde siyaset gerçeği ile karşılaşıyoruz: Türkiye siyaseti de öteden beri hem din hem de dini eğitimi üzerinde benzer reflekslerle hareket ediyor; yapılan açıklamalar, alınan kararlar, kürsülerdeki konuşmalar ile atama ve tayinler de bu durumun en somut örnekleri sanırım.

Diyeceğim o ki din eğitimini konuşurken aynı zamanda siyaseti, ülkenin sosyolojisini, ailelerin durumunu ve geleceğini de konuşmuş oluyoruz. Çünkü hem kurumsal yapılar hem de o yapılarla bir biçimde hemhal olanlar gerçekliğin tamamını oluşturuyorlar. Özellikle din başta olmak üzere ilgili alanlarda konuşmamızı isteyenler de aslında tam da halimizin nice olduğunu görmeyelim diye buna karşı çıkıyor. Maalesef, karşılıklı yapılan hatalar nedeniyle de başarılı oluyorlar.

Kaynaklar:

  • Mehmet Nas/Çocukluk Dönemi Gelişimi ve Din Eğitimi Mehmet Nas.
  • Şaban Tatar/Okul Öncesi Eğitim Programı Din Eğitim İlişkisi
  • Diyanet İşleri Başkanlığı 2018 Yaz Kur’an Kursu Raporu
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
‘S… olsun gitsin’ demişti: Sıla’nın Davut Güloğlu’na açtığı davada karar çıktı
‘S… olsun gitsin’ demişti: Sıla’nın Davut Güloğlu’na açtığı davada karar çıktı
“Başarı Hikayesi” Uğruna On Binlerce Yurttaş Hayatını Kaybetti Bütün Anlatılan KOCA Bir Yalan
“Başarı Hikayesi” Uğruna On Binlerce Yurttaş Hayatını Kaybetti Bütün Anlatılan KOCA Bir Yalan